Rss Feed

The Cake



Kadın olmak ne ...tan şey kardeşim.Herşey hormon yani bu mudur? Ben de asabım bozulunca bir çıkıp içeyim, halı saha maçına gideyim ne bileyim playstation oynayayım aklıma bunlar gelsin istiyorum... Yemek ne demek ya,ayıp! Bir sakızlı muhallebi,bir vişneli cheese cake 5 tane patatesli poğaça bilanço bu mudur? Ben genel konuşuyorum yine Uykusuz beyciğim :)



Hayır bir de ben zayıf bir insanım yesem ne olacak da...Ayıp

Ilık Alsancak


Dün yazdan kalma bir Alsancak akşamında Şarap Evi'ndeydik.Çok sevdiğim bir grup arkadaşımla buluşup liseden arkadaşlarımızı dinlemeye gittik.Aytek ve Tugan yine aynı zıpırlıkları ile gülerek karşıladılar bizi.Küçümen beni, daha da büyüttükleri baba göbeğine şevkatle bastırarak sevdiler.(Ritüelimiz ne zaman değişecek bilmiyorum,benim uzamayacağım kesin)

Akın,Burcu ve İdille Alsancak yolculuğumuz boyunca liseden sonra olmak istediğimiz yerde miyiz konulu konuşmamız Şarap Evi'nde de sürdü.Geceye damgasını vuran TUS olsa da nisandan sonra artık bu konuyu kapatmış olma ümidi ile konuşmalarımıza anılarla devam ettik.Bol kahkahalı,bol anılı,şaraplı,Aytek'li ,Tugan'lı,Sercan'lı (bak unutmadım seni) bir gece geçirdik.Masamızda bir dağcı eksikti,onu da ben zaten kadehimin köşelerinde parmak uçlarımla selamladım.Ne güzel akşamdı...

Aytek bunu pek güzel söyler,sevdiğimi de bilir.:)Dün de söyledi,teşekkürler efendim.Bir dahakine ben de bir şarkı söyleyeceğim.

Yağmurdan sonra


Yazılarımın çoğunda bayan renkli'den bahsediyorum.Bazı yazılarıma Gökçe'ye armağandır diyerek başlıyorum o hissediyor ben yazıyorum.Onlar iki kişi aslında.Ayrılamayan,aynı gururu,aynı öfkeyi,aynı aşkı (bir tanesi inkar etse de) paylaşan.Babasının kızı Gökçe.Öyle demişti bana.Ben de kendimden yola çıkarak onu dillendirdim yine.Duyguları,öfkesi,pişmanlığı ama hala beslediği umudu birilerine ulaşsın diye.Ulaşıyor biliyorum.Önce bendim çünkü tekrar tekrar aynı hataları yapan küçük kız,sonra gökçe.Belki aynı dut ağacının altında ağladık,bilmiyorum.Önce kimdi onu da bilmiyorum...

Herkes benzer duyguları paylaşıyor çoğu zaman.En çok da ben.Geçmişteki hatalarımız bizi birbirimize büyütürken,eskileri tekrarlamamayı,fazla tökezlememeyi,konuşmadan önce iki kere düşünmeyi öğretiyor aynı zamanda.İlk acının verdiği pişmanlıkları 'iyi ki' ler alıyor.

Bazen arkadaşların rastlıyor hikayenin kahramanlarından birine,kalabalığın içinde.Gülümsüyorlar.Bir küçük merhaba belki.İki kişi arasında yaşananlardan bağımsız ta içten gülüyorlar birbirlerine.Ya da sen hergün dünyanın ne kadar küçük olduğuna bir kere daha şaşırıyorsun bir balık lokantasında.Belki bir hastanenin kafesinde.Belki de şimdinin esas oğlanı, hikayenin eski kahramanı ile aynı havayı soluyor hergün.Sen yaşadığın hiçbir şeyden pişmanlık duymadan gecenin bir köründe kasımın soğuk kollarında sevgili ile dertleşiyorsun çam kokan balkonunda.Bazıları ile yollarının daha birbirini tanıyacak fırsatı bulamadan ayrıldığını düşünürken buluyorsun kendini ve onu.Her hikaye başka oluyor ve sen büyüdükçe her hikayede aynı kahraman olmuyorsun artık.

Düşünüyorsun...Belki birileri daha çok sevildi,belki zamanı değildi.Sen birkaç yıl önceki inatçı çocuk değilsin,ben de o eski ufak kız.Birileri oldu ve geçti,beni sana seni bana büyütüp gitti.Ona da öyle diyorsun.Sonra tüm pişmanlıkların,hataların,üzüntülerin yine dolunayın olduğu bir gece dudaklarının birleşmesiyle ayağına bir haylaz kedi dolanırken bir çırpıda uçup gidiyor.

Bir de biliyorsun sen yazdıkça Gökçe ağlıyor...

Babasının kızı



Bu dünyada 'annesinin biricik oğulları' var da 'babasının biricik kızları' yok mudur hiç?


Merhaba Baba;
Artık ıslıkla çağırdığın o küçük kız yok yanında.Her düştüğünde yarasını üfleyip geçti diyemiyorsun.Karanlıktan korktuğumda dizlerine sarılacak boyu da çoktan geçtim artık.Birisi beni üzdüğünde ellerine de yapışamıyorum senin.Kedilerin kuyruklarını da çekiştiremiyoruz beraber.Bisikletimin arkasından beni tutan elin de yok.Uykuya dalamadığımda göğsüne yatmak için oldukça büyüğüm.Canım sıkkın olduğunda oynadığımız oyunlar nerede?Keşke yine oyunlarla geçecek sıkıntılarım olsa.Oyuncaklarımdan bıktığımda buzdolabı kartonundan yaptığın ev geliyor aklıma.Sadece sabahları değil akşamları da içinde kalabileyim,kitap okuyabileyim diye elektrik de çekmiştin içine.Dışını birlikte boyayıp süslemiştik.İçinde annem sen ve ben kek yiyip çay içerdik.Ev içinde ev.Güven içinde güven.Elini uzatıp her an tutabilecekmiş gibi yakın tuttun beni kendine,büyüdüğümde ise bir başkasının elini tutup gitmemi kolaylaştıracak kadar da uzak.Neden kendinden bir tane daha olmadığını söylemedin bana hiç?
Korktuğumda yanımda kalmıyorlar,düştüğümde yaramı üflemiyorlar baba.Beni arkamdan tutan bir elleri olmadığından güvercin tedirginliği ile yaşıyorum her dakikasını.Kedileri sevmiyor bazıları.Oyunlar oynuyorlar ama bizimkisi gibi değil.Kimse karanlıklarımı aydınlatmıyor.Güven çemberimin iki ucu hiç birleşmiyor.Keşke bu denli güçlü kılmasaydınız beni?Kararlarını kendi başına verebilen,başı bu denli dik,inatçı,güçlü olmasaydım da benim gibi olmayanları görünce şaşırmasaydım.Beyaz atlı prens hikayeleri ile büyütmedin beni,her zaman gerçekçi oldun.Ama keşke söyleseydin prens öpünce uykulardan uyanılmadığını asıl prensin öpücüğü ile gaflet uykularına dalındığını.Merhaba baba,ben büyüdüm...


Annesinin biricik oğlu,çocuk olsaydık eğer,eminim,eminim babam seni döverdi!

kendi kendinin kahramanı



**Tatsız günlerimin neşesi olan bayan renkli'den bugün öğrendim ki Sercan,yazılarımı okuyup pek çok beğendiği için ona beste yapmamı istiyormuş.Ne demek efendim...Verin acıyı,yapayım :)

We are the music makers, and we are the dreamers of dreams

**Uykusuz,Jan von Holleben fotografları çekerken keşke beni de çağırsaymış.Bayıldım ! Kendi kendinin kahramanı hikayesi devam edecek Jan'ın fotografları ile.Teşekkürler...

Ha yazdım,ha yazacağım...

Bir vardı bir yoktu...


Beden dilinin tuzlu öznesi,göz



Yazımızın başlığı Penguen'den met üst'den.Ağlamak başlıklı 2 kısımdan oluşan bir okuma parçası var.Her satırı yine düşündüren cinsten.Beden dilinin tuzlu öznesi,göz.Ruhun su kaynatması,ağlamak demiş.Benim de ruhum su kaynattı bu aralar.

Bu aralar herkes ölüyor.Mevsimi falan mı var bunun diye düşünmeye başladım.Annemin bir lafı vardır;Gençken hep evlilik haberleri alıyor insan yaşlandıkça ölüm haberleri almaya başlıyor yerini der.Ben de öyle olacağını umuyorum bundan sonra.

Bayramdan hemen önce Enes isimli bir öğrencimizi kaybettik.Fizik tedavi rehabilitasyon bölümünde 2.sınıf öğrencisiydi.Öyle sıradan bir öğrenci falan da değildi.Sohbet ettiğim,gülüştüğüm,bütünleme sınavından sonra kendisine iyi tatiller dileyip yolcu ettiğim kısacası onca öğrenci içinden 'ulaştım'diyebileceğim biriydi.Gece arkadaşım aradı.Acilde nöbetçiydi.Enes yoğun bakımdaymış 2 haftadır diye haber verdi.O an gidemedim,üşendim mi hastaneye yürümek zor mu geldi bilmiyorum.Sabah uğrar öyle bölüme geçerim ne olacakki dedim.Kan lazımmış hem onu veririm diye düşündüm.Sabah gittiğimde çoktan ölmüş olduğunu öğrendim.
Bugün de Ebru isimli bir arkadaşımın Çeşme'den dönerken trafik kazasında yaşamını yitirdiğini öğrendim.İnternette kazaya ait olan bolca fotograftan da acımı iyice pekiştirdim.Enes 21 ,Ebru 23 yaşındaydı.

Evde oturmuş düşünürken, şimdiye kadar kalbimi kıran,benim kalbini kırdıklarımı,düşünmeden kurduğum onca cümle ile nasıl olsa bir ara gönlünü alırım dediğim birkaç insanı yarın göreceğimden nasıl bu kadar emin olabiliyorum?Telefonum birkaç kez çalıp da açılmadığında endişelenen anneme nasıl kızabiliyorum?

Bazen çalan bir şarkı oluyor onları bana hatırlatan,aynen şimdi shuffleden Amie'nin çaldığı gibi.Ya da bir resim,gülümserken çekilmiş.Zaman tanrının ve tabiatin boş vakitleri,canlıların ise oyun süresi ya hani.Gerektiği kadar iyi yaşayamasak da ömrümüzden geleni yapmalıyız heralde.Değil mi?